İkilemdeki Ben: Bir Krizin Anatomisi
İkilemdeki Ben: Bir Krizin Anatomisi
Gözlerim açıkken bir rüya âlemine girdim. Tepkisiz kalmak zordu, kalabalık bir mekânda onlarca insanla oturuyorken hiçbir şey yokmuşçasına durmak zordu.
Örneğin, yüzme bilmezken bir denizde yüzüyordum. Yavru bir köpek balığı gözlerimin önünden geçiyordu. Yeni yeni sivrilmiş dişlerini ilk bende deniyordu. Önce sağ bacağımı ısırdı, yerinden kopardı. Başta güldüm, henüz acıyı hissetmiyorken. İçimden, “Bu benim siyasi görüşümün yansıması mı acaba?” dedim. Sonra sol bacağım, kollarım, kafam hariç her yerim.
Tam öldüm sanıyorken, aniden tepeden bir çöle düştüm. Sonsuz bir çöl gibiydi. Sonsuz toprak, sonsuz sıcak. Önce çıplak ayak yürüdüm, sonra susuz ve güneşin sıcağında alevler içinde yanarak süründüm. Su aradım, bir damla su. Seraplar gördüm: Her yer okyanustu, her yer su. Okyanusun suyu içilmez ki. Hem tuzludur belki, sıcaktan yanan bedenimi kora dönüştürür.
Bunlar olurken önümde bir kahve vardı. Kalabalıktaki kimseyi dinleyemiyordum. Gözlerim rüyaları görmekle, beynim anlamakla meşguldü. Elbet başarısızdım. Duygusal bir krizin ortasında, intiharımdan önceki son saatler gibi hissettiriyordu. Çölde su aramaktan vazgeçtim. Durdum ve ağladım. Her zaman olduğu gibi oldu yine her şey: Başarısızlık, keder ve gözyaşı. Kendimi bir kez olsun şaşırtıp sevindiremedim.
Ben ağlarken çöl ormana döndü. Her yerden tatlı su akıyordu. Sevinç içinde bağırıyordum: “Sonunda başardım, yaşamı elime aldım!”. Sadece bir yanılgıymış. Rüya içinde yıllar geçince anladım. Su tatlıydı, hava serindi. Ağaçlar meyve doluydu. Doğa bana çok cömertti.
Sonra birden göründü: Bana benzeyen yılanlar. Tıslamaları epey uzaktan duyuluyordu. Ormanın tüm yılanları, beni zehirlemek için hızla sürünüyorlardı. Bazısı o an tuhaf bir evrim geçirip bacak çıkardı: Koştu. Benim için kaçış yoktu. Kaderimi kabullendim. Orman toprağına uzandım, kendimi rahat bıraktım, kollarımı açtım.
Yılanlar geldi. Yalan yok, başta korktum. Hatta kalabalık içinde aniden yerimden sıçradım. İnsanlar anlam veremedi, ayıplar gibi baktı. Bizim oraların deyimini söyledim: “Bir şey yok, Azrail geçti yanımdan.” Güldüler ve hayatlarına devam ettiler. Ben gülemedim. Elleri memnun edince rüyaya döndüm. Başta korkmuştum, biraz titredim. Ama ilk ısırıktan sonra bir uyuşma geldi, bir rahatlama. Gözlerimi rüyada kapatıp her şeyin biteceğini sandım. Bitmedi. Karanlık bir koridorda tektim. Kendimi dışarıdan izliyordum.
Bağırdım: “Yürü!”. Kendim korktu, yürüdü. Yolun sonunda binbir ruh göründü. Hepsini tanıyormuşum. Kaynağı belirsiz bir ses öyle söyledi. Ses benden koridordaki bana seslendi: “Konuş!”. Ne konuşacaktı? Orada kimler vardı? Ben de bağırdım: “Konuşma sakın, sadece her şeyi daha kötü yapacaksın!”. Koridordaki ben sarsıldı. Ses, “Konuşmazsan kaybedeceksin. Konuşursan bir ihtimal geri getirirsin,” dedi. Yalandı bu, biliyordum. Ağzımdan çıkan her cümle bugüne dek sadece kaybettirmişti. “Ne olur sus!” diye bağırdım yalvararak. Ses beni umursamıyordu. Koridordaki ben kesinlikle benim sesimi duyuyordu. İşte yine oldu. Yine bir şekilde ben ikileme düştüm.
Ses bir kez daha konuştu, yumuşak ama cesaret verici bir tondu: “Zaten kaybetmişsen konuşmak sana fazladan bir şey kaybettirmez. Konuşmazsan, kaybedip kaybetmediğini bilmediğin her şeyi kaybedeceksin. Orada yalnız insanlar yok; geleceğin, geçmişin, şimdin, her şey o ruhlarda.”
Koridordaki ben susmadı. Beni dinlememişti. Var gücüyle bağırdı: “Özür Dilerim! Geçmişim, geleceğim, şimdim; hep karanlıkta bıraktığım için özür dilerim. Ve diğer insanlar, sizinle paylaştığım her şey için özür dilerim. Karanlığı artık kendime saklayacağım. Hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir yerde konuşmayacağım. Sessizliğimde çiçekler yetiştirip, en parlak olanları size getireceğim. Solup gidenler zaten benimle. Kendimden ve kendimle zehirlediğim herkesten özür dilerim.”
“Susmalıydın,” diye fısıldadım. Bu kez beni duymadı. O değil ama ben çok pişmandım. Rüyadan uyandım. Kalabalık kaybolmuştu, ışıklar sönmüştü ve ben karanlık bir koridorda yürüyordum…